![]() |
![]() |
![]() |
|
Günümüz Tıbbı ve HipnozSayın Uran. Siz bir kadın doğum uzmanısınız ama zamanınızın çoğunu uzmanlık alanınızla ilgisi olmayan hastalıkların hipnozla tedavisi için ayırıyorsunuz. Neden bu dönüşüme gerek duydunuz? Ben 1972 yılından beri tıp camiasının içindeyim. Camia sözünü özellikle altını çizerek kullanıyorum. Mesleğe 1978 de başladım ama daha tıp fakültesinde okurken bile tıptaki bir takım uygulamalara aklım yatmıyordu. Bu nedenle mesleğimin ilk yıllarında klinik tıp yerine temel tıp dalı olan farmakoloji (ilaç bilimi) asistanı olarak çalıştım. Lise eğitimimi o zamanlar Ülkemizin tek Fen Lisesi olan Ankara Fen Lisesinde almıştım. Pozitif bilimsel temellere dayalı bir eğitim tarzıydı. Bu temelinde etkisiyle tıbbın ileri sürdüğü her savda ya da uygulamada pozitif bilimsel kanıt arayan bir yapım vardı. Bu nedenle hocalarımın verdiği ders notlarıyla yetinmez yurt dışında en son basılmış tıp kitaplarını bulur, dersleri bu kitaplardan izlerdim. Bu nedenle bir çok derste düşük not almışımdır. Yani hocaların derste anlattıklarıyla yabancı kitap bilgileri pek uyuşmazdı. Hocaların çoğu, kendi bilgilerine dayalı bir eğitim verirlerdi. Yani tabiî ki o zaman yurt dışı gelişmeleri bu zamanki kadar kolay izleme şansı yoktu. Ama yine de anlatılanların pek fazla bilimsel olduğunu ileri sürmek doğru olmazdı. Tabi her ders ya da hoca için geçerli değil bu söylediklerim. Özellikle sonradan asistanı olduğum farmakoloji kürsüsünü dışarıda tutmam gerekecek. Belki de o zamanlar Ülkemizde çağdaş standartlarda eğitim veren ve araştırma yapan nadir kürsülerden biriydi. Bilimsellik dediğimiz zaman kanıta dayalı tıbbı düşünmek gerekir. 2000 yıllarında bu terim çok moda oldu. Ne demek kanıta dayalı tıp. Şu demek. Sonuçlarınızı bilimsel istatistik sonuçlarla desteklemeniz gerekir. Ama öyle rast gele araştırmalar kabul görmez. Son derece özel tasarlanmış araştırmalar yapmak zorundasınız. Bu nedenle yabancı dergilerde yayınlanan araştırmaların belki %90 ‘ı kanıta dayalı tıp kriterlerini gidermez. Ben mezun olduğumda klinik tıpta istatistik olarak tek bilinen işlem aritmetik ortalama almaktı. Standart sapma bile lükstü. Ama ben daha o zamanlar Orta-Doğu Teknik Üniversitesinde ileri düzey biyo-istatistik kurslarına katıldım. En ileri tekniklerle istatistik yapmayı öğrendim. Hatta o zamanlar ODTÜ’de bilgisayar bir merkezde mevcuttu ve şu anki PC lerle 1 sn sürecek bir işlem için bir hafta sıra beklerdik. Tüm bunları niye anlatıyorum? Benim ne kadar bilimsel temellere bağlı bir kişi olduğumu anlayın diye. Bu nedenle üst kurullarla çok çatıştım. Eski uygulamalara çoğu zaman alaycı yaklaştım. Bilimsel kanıta dayalı olmayan her uygulamayı eleştirdim. Hatta bazen kavga düzeyinde. Ama tüm bunlara rağmen 30 yıldır yaptığım işten tatmin olmadım. Günümüz tıbbında herkesin düşündüğünün aksine doktorların çoğu pasif konumdadır. Belli kriterlere göre teşhis koyarlar ve mevcut ilaçları reçetelerine yazarlar. Basit bir bilgisayar programı da aynı işi yapabilir. Sadece bazı ileri düzey ameliyat yapan operatörler aktif durumdadır belki ama artık iyi operatörlük iyi teknolojik destek ve iyi bir takım işi. Her şeyin kuralı kuralına bağlı olması gerekiyor. En ufak sapma hastanın hayatına mal olabilir. Yani bir robot düzeninde ya da bir mühendis titizliğinde çalışılması gerekiyor. Hekimin kendi insiyatifini kullanacağı alan iyice sınırlandı. Çoğu cerrah ise iyi bir tekniker düzeyinde. İzmir özel sağlık hastanesinde ilk okul mezunu B. Bey vardı. Her tür ameliyatı son derece hızlı ve değme cerrahlardan daha iyi yapardı. Hatta bazı cerrahların ameliyatın başında şöyle bir göründüğü ve hasta uyuduktan sonra tüm işi B. Ye bırakıp kendisinin içerde çay kahve içip gazete okuduğu rivayet edilirdi. Bu kadar olmasa da biraz gerçek payı vardır. Yani çoğu hekim için teknisyenlikle hekimlik arasındaki o çizgi kaybolmuş gibidir. Sizin uzmanlık alanınızda da durum böyle mi? Hani kadın doğum daha hekimin gücünü kullanacağı bir alan gibi duruyor. Evet. Ben de öyle düşündüğüm için dahiliye ihtisasını yarım bırakıp kadın doğuma geçmiştim ama.. Artık bu dalda da değişiyor. Örneğin tüp bebek tamamen laboratuar ve teknoloji gerektiren bir uygulama. Klinikçi sadece kendisine verilen protokollere uygun ilaç uyguluyor. Yani şu dozda şu ilacı hastaya yapıyorsun sonra ultrasonla yumurtaların gelişmesine bakıyorsun. Belli sayıda belli çapta yumurta gelişince yumurtalar toplanıyor. Tamamen teknisyenlik. Doğum olayı da zaten fazla bulaşmazsan, önüne engel çıkarmazsan bebek kendi kendine gelişir ve doğar. İyi bir ebe doğumu yaptırtır.Tabi biraz abartıyorum ama bir kadın doğum uzmanının yaklaşımları standarttır. Normal doğum en önemli sanat göstergemiz olabilirdi ama ne yazık ki artık herkes sezaryana kaçıyor. Ben de zaten bu sezaryan furyasına gıcık olduğum için hipnoza başlamıştım. Neden? Sezaryanı azaltmak için hipnozun etkin olacağını mı düşündünüz? Evet. Kadınlar ağrıdan korkuyorlar. Ağrı azaltıcı pratik bir yöntem ararken hipnozla tanıştım. Ama benim tarzım olarak, bir olayla ilgilenmeye başladıktan sonra, istemesem de derinine dalarım. Ve hipnoz konusunu inceledikçe ne kadar cahil kaldığımı anladım. Ne kadar dışardan, peşin hükümle değerlendirme yaptığımı anladım. Ve yıllardır tıbba neden ısınamadığımı da anladım. Bu nedenleri bize de açıklar mısınız? Hekimlikte bir çelişki yaşıyoruz. Bilimsel temellere bağlı kalmaya çalıştıkça robotlaşıyoruz. Robotlaştıkça mesleki eğitimin uzunluğu ve zorluğuyla pratikte katkılarımız arasındaki uçurum açılmaya başlıyor. Akılın yerini çalışkanlık almaya başlıyor. Yani bugün tıp aklını, sezgini, insiyatifini kullanmadan sadece mevcut bilgilere dayalı bir uygulama alanı haline geldi. Gelişme dendiği zaman aynı tip hastalıklara yeni çıkan ilaçların verilmesi anlaşılıyor. Bir de yeni model teknolojik cihazların kullanılması. Ama bu benim için kabullenemeyeceğim bir şey. Birikimimle son derece yetersiz bir uyuşma. Aklımı, yaratıcılığımı ortaya koyamadığım bir çalışma şekli. Af edersiniz ama Tıp Fakültesini kazanmış herkes - temel eğitimi ne olursa olsun- belli kurallara uyarsa ve biraz da çalışırsa istediği her uzmanlığa ve kademeye ulaşabilir. Aklına ve yaratıcılığına ihtiyaç yoktur. Hatta aklın fazlası ilerlemesinin önünde engel bile olabilir. Çoğu durumda gözlerimi yumarım, ağzımı tutarım, vazifemi yaparım sistemi işler. Özellikle üniversitelerde. Bilimsel değerinizden çok uyumsal değeriniz ön plana alınır. Neyse buraları fazla deşmeyelim. Hipnoz bana birçok yönden uydu. Birincisi okumayı çok seven bir kişi olarak ama okurken düşünmek isteyen bir kişi olarak yepyeni ufuklar açtı. İkincisi “işte nihayet yaratıcılığımı özgürce kullanacağım bir alan buldum” diyebildim. Biz, tıp fakültesinde “hastalık yok hasta vardır” ninnisiyle büyütüldük. Ama uygulamada hastalık var başka bir şey yok çıktı karşımıza. Ha bir de para.. Günümüzde tıp uygulamalarının nasıl büyük bir ticari ağ oluşturduğunu ve tek ölçütün para ve kar olduğunu fark etmek biraz idealist yetişmiş bizim kuşak için hayal kırıklığı. Ya bu düzene uyacaksın ya da uyacaksın. Bir hekim ne kadar idealist olursa olsun bu sistem içine girince dejenere olmaya mahkum. Sistem öyle istiyor çünkü. Hastaların çoğu hekimini iyisine hekimin sahip olduğu araba markasıyla karar veriyor. Hele ilaç sanayi. Gerçekten sanayi üstü sanayi. İlaç sanayinin tıp dünyasını nasıl avuçlarının içine aldığını daha fazla merak edenler benim kişisel web siteme göz atabilirler. (www.medikal-hipnoz.com) Hipnozun bu kadar kişiye özgü bir yöntem olması yani uygulayan kişinin yaratıcılığına bağlı kalması bir bakımdan sakıncalı değil mi? O zaman asla standart bir tedavi olamaz. Hastalar bu konudan rahatsız olacaktır. Aksine. Ne yazık ki günümüzde hastalar hala iyi hekimliğin kişiye bağımlı bir durum olduğunu zannediyorlar. Hele hastalıkları iyileşmezse hekimin iyisini arıyorlar. Yani inanç zaten o yönde. Hekim iyiyse hastalığımı geçirir. Ama iyilik kriterleri çok farklı olabiliyor tabiî ki. Kimine göre akademik unvanı olan iyi hekimdir. Kimine göre TV de ya da gazetede köşesi olan. Kimine göre sempatik, ağzı laf yapan. Sonuçta hastanın aradığı öncelikle güvendir. Hekime güvenmek ister, yani inanmak. İşte hipnoz tedavileri tam da burada hastaların bu aradığı şeyi gerçekten yerine getirici bir işleve sahip oluyor. Yaratıcı hekim, iyileştireceğine inanan hekim, inanç sağlayan hekim, hastalığı yüzde 80 geçirme koşullarını oluşturmuş demektir. Benim için bunlardan daha da önemlisi hipnoz ya da daha genel anlamıyla zihinsel boyutta iyileştirme sağlayan tüm tekniklerin üstünlüğü gerçekten günümüzde hastalık nedenlerinin gerçek nedenine yönelik bir tedavi ortaya koyması. Öte yandan hastalık nedir ki? Belli bir hastalığa sahip iki kişiyi yan yana getirin bir bakın bir çok farklılıklar bulacaksınız. Hatta birbirinin aynı özellikte iki hasta asla bulamazsınız. Ama kategorize etme hastalığımız nedeniyle hastaları belli hastalık gurupları altında toplayıp aynı tip tedaviyi uyguluyoruz. O zamanda sonuçlar aynı olmuyor. - Peki ama bilimsel olmayan bu yöntemleri bilim dünyasının kabul etmesi mümkün mü? - Bilim dünyası ile ticari dünyayı ayırırsak kabul ederler. En azından içinde ne kadar bilimsellik var diye bakarlar. Eğer ticari dünya burada bir çıkar görürse kısa sürede bu yöntemleri bilimsel ilan edecek araçları bulur zaten. Ama şu anda göründüğü kadarıyla bu tip zihinsel gücü kullanarak iyileştirme sağlayan teknikler bırakın ticari olmayı anti ticari. Günümüzde ticari çıkarı olmayan bir yöntemin bilimselliğini kanıtlayacak çalışmalar yapmak son derece güç. Parasal destek bulmak güç. Ama neyse ki yurt dışında bu tip çalışmalara fon sağlayan vakıflar var. Tabi bu vakıfların gerçek niyeti nedir şu anda bir şey söylemek mümkün değil. Gözlemsel olarak etkinliğini ispatlamış yöntemleri bilimsel değildir diye göz ardı etmek ortaçağ engizisyoncularının bakış açısını günümüze taşımaktır bence. Ne olduğunu anlamadan yargılamaktır. Zaten çoğu arkadaşımız şöyle der. “Ben hipnoza inanmıyorum.” Bunu söylerken kendisini ele verir. Çünkü ancak bilmediğiniz, hiçbir bilginiz olmayan bir konuda inanmak ya da inanmamak sözcüğünü kullanırsınız. Eğer bu konuda bilimsel bilgileri okumuşsanız ya da gözlemleriniz varsa benim söylediğim gibi söylersiniz. “ Hipnozun tedavi edici bir yararı olduğunu biliyorum.” İşte bilmekle inanmak arasındaki fark budur. Ama benim hastayı inandırmam için ya da inancımın gücünü tedavi etkinliğinin içine taşımam için gerçekten yaptığım işin yararlı olduğunu bilmem gerekir. - Daha özele inecek olursak, gerçekte hipnoz bu kadar güçlü bir tedavi aracı mıdır? Yoksa bir kandırmaca mıdır? Öncelikle hipnoz derken neyi kastettiğimi belirtmek isterim. Ben hipnoz derken hipnoz ortamında yapılan iyileştirici işlemlerin tümünü belirtiyorum. Buna hipnoterapi diyenler de var. Yani önce bir hipnoz ortamı sağlıyorsunuz ve sonra da bu hipnoz ortamında hastalığı çözümleyip iyileştiriyorsunuz. Gerçekten çok güçlü olabiliyor. İnanın hipnoterapi ile iyileşmez denilen, ölüme bırakılan, “son duanı yapmaya başla” denilen bir çok hastanın iyileştirildiğini biliyoruz. Ama nedendir bu tip iyileşmeler sadece özel mektuplarda ya da kitaplarda kalıyor. Bilimsel cemaatin içine giremiyor. Ciddi araştırmaları yapılamıyor. - Bu pek inandırıcı değil. Kanser gibi güçlü bir hastalık sadece sözel güce dayalı bir teknikle nasıl iyileştirilir? Zaten işin püf noktası da burası. O sizin sözel güç dediğiniz sıradan bir güç değil. Tek başına hastalık tetikleyici bir güç. Sözü sadece söz olarak algılamamak gerekiyor. Zihnin o sözü nasıl algıladığı önemli. Her sözün zihinde duygusal karşılığı var. Sözler sonuçta beyinde anlamları doğrultusunda kodlanıyor. Aynı kalitede söz bir kişiye hiç etki yapmazken başka bir kişide ciddi etkileri olabiliyor. Sabahtan akşama anne ya da babası tarafından “ yaramaz, sakar, aptal, salak, beceriksiz” olarak nitelenen bir çocuğun bu sözleri hiç yorumlamadan ya da etkilenmeden büyüyeceğini ve ilerde bu sözlerin kendi yararına söylenmiş iyi sözler olarak algılayacağını düşünürseniz çok yanılırsınız. Çocuk zihninin sözleri yargılama, bu sözleri sarf edenlerin gerçek niyetlerini ortaya çıkarma gibi derin işlevleri henüz gelişmemiştir. Sözleri sadece sözel anlamda algılar ve kaydeder. “Babam aptal diyorsa o halde ben aptalım.” Bilinçaltını yürüteceği en derin mantık ancak bu olabilir. Yargılama, gerçek anlamını ortaya çıkarma ancak bilincin işlevidir. Ama sağlıklı gelişmiş bir bilincin. Bu kadar zehirli bir ortamda gelişen bir zihnin gerçekten olumlu mantıksal çözümlemeler yapmasını beklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.. Burada zihnin yaptığı tek çözümleme şudur. “Ben işe yaramaz bir varlığım, yok edilmesi gereken bir varlık”. Ondan sonra o varlık yaşamında hep kendisinin işe yaramaz bir varlık olduğunu kanıtlayan olayları bulur, bulamazsa yaratır ve sonunda bulduğu her çareyle o bedeni yok etmeye programlanır. Bu bazen kanser olur bazen oto-immün hastalık dediğimiz, bedenin bağışıklık sisteminin kendi organlarına saldırdığı değişik hastalıklar. -Yani çoğu iyileşmeyen hastalığın bilinçaltının kendi vücudunu yok etmek istediği bir saldırı olarak mı görüyorsunuz. Ama bunun hiçbir bilimsel kanıtı var mı? - Bilimsel kanıtı var tabiî ki. Bu gerçekten bir saldırı. Hangi klasik tıp kitabını açarsanız açın bu hastalıkları böyle tanımlayacaktır. Ama felsefik yorumu eksiktir. Benim tanımladığım felsefik yanı. Ama bu felsefe doğru bir felsefe çünkü bazen bu hastalıklar hızlanıyor bazen yavaşlıyor hatta geriliyor. Bu tip hastalardan iyi bilgi alırsanız alevlenen dönemlerin, kişinin ruhsal dünyasındaki alevlenmelerle paralel gittiğin görürsünüz. Aslında tıp bunu gayet iyi biliyor bilmesine ama yine çözümü ilaçlarda arıyor. Zihni her şeye rağmen yok sayıyor ya da çok ileri gidenleri, yani ruhsal bölümü de tedavi etmek isteyenler yangına körükle gidip anti-depresan ya da benzeri psikiyatrik ilaçlar veriyorlar. Şimdi ilaç beden için nedir? Zehir. Her ilacı yüksek dozda verirseniz zehir etkisi gösterir. O zaman beden ne diyecek. Sağol. Bende zaten bu bedeni yok edecek çareler arıyorum sen bana yardım ediyorsun. Aynı şey kanser ilaçları içinde geçerli. Onlar zaten tam zehir özelliğinde. Bu doğru değil mi? Madem sorun ruhsal düzeyde. O zaman ruhsal iyileştirici ilaçlar kullanılması gerekir. Mantıken doğru da. Doğru mantık değil. İlaçlar kimyasal ajanlardır. Bedendeki kimyasal sistemi değiştirirler. Şimdi bu insanların kimyası bozuldu da böylemi oldu? Mecazi anlamda kimyaları bozuldu ama enerji kimyaları bozuldu. Bedenlerindeki enerji yolları tıkalı. Sonra ruhsal hastalıklarla fiziksel sorunlara yol açan zihinsel çatışmaları aynı kategoriye almamak gerekir. Eğer bütün olayları ruhsal diye ne anlama geldiği tam belli olmayan bir şekilde yorumlarsak tüm hastalıkların psikiyatrik tedavi edilmesi gerekir gibi bir sonuca varırız. Burada şunu çok iyi anlamak gerekir. Günümüz tıbbı kendi bulduğu yanlış mekanizmaları tamir etmeye çalışan bir tamirci konumunda. İnsan bedenini sadece tamir edilecek bir makine gibi görüyor. İlaç bu aletlerden en önemlisi. Halbuki alternatif tıp denen hipnoz, EFT, enerji tedavileri gibi yöntemler dengeyi düzeltmeye çalışıyor. Ya da bedenin düzgün çalışmasının önündeki engelleri kaldırıyor. Bu engeller kalktıktan sonra beden kendi tamirini kendi yapar zaten. Yazdığım kitapta bu farklılığı ayrıntılı bir şekilde açıkladım. Peki hipnoz nasıl etkili olabiliyor bu hastalıkların çözülmesinde? Gayet basit. Bilinçaltının ezberini bozuyoruz. Ya da geçmişin hipnozunu bozuyoruz. Şimdiki akılı ile geçmişteki yanlış algılamaların arasındaki uyumsuzluk ortadan kalkıyor. Bilinçaltı o varlığın hiç de yok edilmesi gereken bir varlık olmadığını aksine korunması, geliştirilmesi gereken bir varlık olduğunu anlıyor. Tabi anlatması çok kolay ama biraz çalışma gerektiren, emek gerektiren, hastanın da ciddi katkısını gerektiren bir çalışma. Ama iki taraf içinde keyif verici. Samimi bir hasta değişimini adım adım izleme şansına sahip oluyor.
|
|